Ken Loach’un The Old Oak’u: Gerçekçi Ama Biraz Tökezleyen Bir Hikâye
Ken Loach’un The Old Oak filmini izledim ve açıkçası, Loach’a sevgim her zamanki gibi baki. Ama bu sefer, filmde Suriyeli karakterlere biraz torpil geçtiğini düşünmeden edemedim. Özellikle başroldeki Yara’nın bazı davranışları, hem hikâyenin gerçekçiliğini zedeliyor hem de izleyiciyi rahatsız edebiliyor. Gelin, biraz açayım.
Öncelikle, Yara’nın hikâyesi duygusal olarak etkileyici. Savaşın yerle bir ettiği bir ülkeden, Suriye’den İngiltere’ye, küçük bir kasabaya gelen bir mülteci. Ama daha otobüsten iner inmez, boynuna taktığı fotoğraf makinesiyle çık çık çık etraftakilerin fotoğraflarını çekmesi neyin nesi? Yeni bir ülkeye, hele ki mülteci olarak gelmişsin, daha ortama alışmadan bu kadar rahat ve “ben buradayım” tavırları biraz abartılı. Sanki klasik bir Ortadoğulu klişesi: Olduğundan fazla görünme çabası. Üstelik burası İngiltere, yani kültürel kodları bambaşka bir yer.
Bir başka sahnede, Yara’nın yardım ettiği bir çocuğu eve bırakması var. Normalde ne yaparsın? Çocuğu kardeşine teslim eder, dönersin. Ama Yara, içeri dalıp müfettiş gibi evi gezmeye, dolapları açıp bakmaya başlıyor. Eve gelen kadın, doğal olarak rahatsız olup onu kovuyor ve bence sonuna kadar haklı. Kimse izinsiz evine girilmesini istemez. Yardım etmek güzeldir, ama aşırısı zarar. Yara’nın bu haddini aşan tavırları, filmin duygusal derinliğini gölgeliyor. Loach, Yara’yı fazla teatral ve abartılı bir karakter yapmış. Daha temkinli, daha gerçekçi bir portre çizilebilirdi.
Filmin diğer yüzü, yani İngiliz kasaba halkı, tam anlamıyla Loach’ın bildiği sularda. Bardaki muhabbetler, o iğneleyici mahalle faşizmi, ötekine karşı yükselen sesler... Bunlar o kadar tanıdık ki, Türkiye’de her köşe başında duyabileceğiniz laflar. Loach, bu gündelik önyargıları ve ırkçılığı ustalıkla işliyor. Kasaba halkının çelişkileri, hayal kırıklıkları ve öfkesi çok gerçekçi. Dave Turner (TJ Ballantyne rolünde), profesyonel bir aktör olmamasına rağmen, kasabanın yorgun ama iyi niyetli pub sahibini doğal bir şekilde canlandırıyor. Yara’yı oynayan Ebla Mari ise profesyonel bir oyuncu, ama ne yazık ki karakterin abartılı yazımı yüzünden performansı biraz yapay kalıyor. Yan rollerdeki kasaba sakinlerinin çoğu da amatör oyuncular; bu da filmin belgesel havasını güçlendiriyor.
Şunu netleştireyim: Suriyelilere ya da mültecilere karşı değilim. Kimse keyfinden vatanını terk etmez. Masada “bunlar geldi, ada bozuldu” muhabbeti yapan arkadaşımı bir güzel azarlamışlığım ve hatta o ısrarcı tavırları yüzünden hâlâ görüşmediğim arkadaşım var. Gündelik faşizme tahammülüm yok. Ama ister turist ol, ister mülteci, gittiğin ülkenin kültürüne saygı göstermek zorundasın. İzinsiz fotoğraf çekmek, izinsiz eve girmek gibi hadsizlikler, ne yazık ki Yara’nın karakterini inandırıcılıktan ve onunla kuracağımız bağdan uzaklaştırıyor.
Kısacası, The Old Oak, Loach’ın her zamanki gibi ezilenin yanında duran bir filmi. Ama Suriyeli karakterlerin abartılı ve fazla idealize edilmiş tasviri, filmi biraz tökezletiyor. Yine de İngiliz kasaba hayatının gerçekçiliği ve Loach’ın samimi anlatımı için izlemeye değer. Göçmenlere de bir not: Kimsenin fotoğrafını izinsiz çekmeyin, evine izinsiz girmeyin. Bizlere de bir not; İyi davranamıyorsanız, kötü davranmak yerine yok sayın, geçin. Bu, en azından zararsız bir yol.
Yorumlar
Yorum Gönder