Ortaköy’den Bebek’e: Neler Olmuş Neler İstanbul’da

 Dün sabah rutinimi keyifle tamamladım: Bir fincan kahve, medya turu ve lezzetli bir kahvaltı. Günün planını yaparken önce kararsız kalsam da, uzun zamandır Boğaz hattına inmediğimi fark edip rotamı Ortaköy’e çevirdim. Boğaz’ın serin havası ve o tanıdık enerjisi, günü geçirmek için biçilmiş kaftandı.

Ortaköy Meydanı’na adım atar atmaz, değişimin rüzgarını hissettim. Geçen sene pub olan yerde şimdi bir kahveci, minik bir meyhane olan dükkan olmuş fast food büfesi. Açıkçası, bu yenilikler pek içime sinmedi. Yine de bir espresso söyledim. Kahvemi yudumlarken etrafı izledim, ama içimden “Eskiden daha mı iyiydi?” sorusu geçti. Espresso sonrası Boğaz’ın tadını çıkarmak için Kuruçeşme’ye doğru yürümeye karar verdim.

Yolda, hafta sonu hakkında güzel gelişmeler okuduğum Ali Ocakbaşı’na uğramaya karar verdim. Oligark’ın içinde yer alan bu mekan, Boğaz’ın tam kıyısında a dostlar! Boğaz’la bütünleştim sabah sabah. Henüz erken saatler olduğundan ocak henüz yanmamıştı, zaten karnım da toktu. Yine de bu, güzel bir sohbete engel olmadı. Bir kahve ve bir shot viski eşliğinde mekanın ekibiyle samimi bir muhabbete daldık.

Ali Ocakbaşı, 180 kişilik geniş bir salona sahip. Kalabalık ortamları pek sevmeyen biri olarak, “Burası öğle rakısı için harika olur,” diye düşündüm ve bir sonraki ziyaret için sözleştik. Fiyatlar mı? İstanbul ortalamasına uygun. Benim gibi iştahlı biri, içkisiyle birlikte 4000-5000 TL bandında bir hesap ödeyebilir. Ama o manzara ve atmosfer, işte ona hakikaten paha biçilemez. Bir de ben Ali Ocakbaşı'nı yıllar önceden bilirim. Griffin Han'da olan şubenin de manzarası harikadır. Aklınızda olsun.

Kuruçeşme’de yürümeye devam ederken gözüme Elle Cafe diye bir mekan çarptı. Kapıda “Bizi keşfetmeye hazır mısınız?” yazan bir tabela görünce, “Madem keşfetmemi istiyorsunuz, işte geldim!” dedim gülerek. Aynı sıcaklık ve gülümsemeyle içeri buyur edildim. Mekanın hikayesini dinlerken, bahçeye geçip salatalık bazlı, nefis bir detoks içeceği yudumladım. O bahçeye resmen aşık oldum! Zeytin ağaçları, hafif esinti, keten kumaş kaplı koltuklar, etrafta çiçekler… Tek eksisi, içki servisi olmaması. Yine de sabah kahvesi içmek, saatlerce kitap okumak ya da sadece o bahçenin tadını çıkarmak için harika bir yer. Kuruçeşme’de yaşayanlar, cidden çok şanslı!

Yavaş yavaş acıkmaya başlamıştım, o yüzden Arnavutköy’e doğru yürümeye devam ettim. Arnavutköy’de de mekanlar epey değişmiş, gözle görülür bir hareketlilik var. Semtin girişindeki lahmacun-pide-tava yapan yer dikkatimi çekti. Aslında bu üçlüyü çok severim, ama o an canım balık çekiyordu. “Buraya sonra gelirim,” diye aklıma yazdım. Umarım bir dahaki sefere yerinde bulurum, çünkü malum, İstanbul’da mekanlar hevesle açılıp aynı hızla kapanıyor. Yıllardır ayakta kalan yerler bir elin parmaklarını geçmez; onlar da hep aynı çizgiyi koruyan, aynı ekiple çalışan mekanlar. Neyse, bu konu uzar, ben Arnavutköy’e geri döneyim.

Balık tezgahlarından birinin menüsüne bakarken, içeriden “Aaa, hoş geldiniz!” diyen tanıdık bir ses duydum. Kafamı kaldırdım, tabii ki eski şeflerden biri! Balıkçı İrfan’dayım bu arada. “Nerelerdesiniz, uzun zamandır görünmüyorsunuz?” deyince, Portekiz-İstanbul hattında yaşadığımı anlattım kısaca. O sırada mekanı gezmeye başlamıştık bile. Teras tam aradığım gibiydi: Köşeden deniz manzarası, koca bir ağacın gölgesi ve serin esinti. “Tamam, burası benim yerim!” dedim içimden. Seçimleri bile onlara bıraktım. Önce nefis bir salata, ardından harika bir balık geldi. Mekanın müdürü Canan, çok hoş, enerjisi yüksek bir kadı. Beni gayet güzel ağırladılar. Yemekten ve ortamdan çok keyif alarak mutlu mesut ayrıldım.

Balıkçı İrfan’da içki yok, bu arada. Balık-rakı ya da balık-şarap keyfi yapmak isterseniz, hemen karşısındaki içkili mekanları olan Yalı’ya yönlendiriyorlar. Fiyatlar Balıkçı İrfan’da semt ortalamasının biraz altında, gayet makul. Yalı’nın fiyatlarını bilmiyorum, siz giderseniz bana yazın, olur mu?

Bebek’e doğru yürümeye karar verdim; hem o devasa salata, mısır ekmeği ve balığı eritmek için iyi bir bahane olur, hem de turu Ortaköy’den Bebek’e uzatmak kulağa daha keyifli geliyordu. Bebek, İstanbul’un en sevdiğim semtlerinden biri. Hele Bebek Bar, favori barlarımdan... Ama dün öğrendim ki kapanmış, ne büyük hayal kırıklığı! Neyse, Bebek’e vardığımda başka bir sürprizle karşılaştım. Bebek Balıkçısı da kapanmış, yerine kahve ve lokum satan bir dükkan açılmış. Ama içeri girince bir de ne göreyim? Mekanın sahibi, balıkçı zamanından arkadaşım! Arkadaşlarımın mekan açması beni nedense acayip mutlu ediyor, sanki ben açmışım gibi seviniyorum. Hemen kahve barına kurulup bir espresso söyledim. Arkadaşımla uzun uzun sohbet ettik, eski günlerden bugüne her şeyi konuştuk.

Artık epey gezmiş, biraz da yorulmuştum. Canım tatlı istiyordu, o yüzden Divan’a uğradım. Her zamanki favorim olan likörlü vişnelerden bir güzel hüplettim, tadı hala damağımda! Sonra da “Artık yeter,” deyip ver elini ev.

İstanbul hızla değişiyor. Değişimin Ortaköy-Bebek hattında gözüme çarpan kadarını yazdım size. Yeni rotamı belirleyince yeni yazı da gelir.

Günaydın & Bom Dia

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

serin başkaldırı: yaz tatiline meydan okuyan yolculuk

ranchero; şehrin meksikalısı

Hem Damağınıza Hem Dimağınıza Hitap Eden Tavsiyeler