Hem Damağınıza Hem Dimağınıza Hitap Eden Tavsiyeler
Bugün size harika tavsiyelerle dolu bir yazı hazırladım. İlk olarak, kuaför önerimle başlayalım:
Biliyorsunuz, semtinizden çıkmadan iyi bir kuaför bulmak adeta bir lüks. Hele ki bu kuaförde yılların deneyimli ismi Meral Hanım varsa, değmeyin keyfime! Ben kuaför konusunda biraz titizim, hatta itiraf edeyim, epey şüpheciyim. Manikür-pedikür gibi işlemlerde o “zızzıt zızzıt” ses çıkaran makinelerin tırnaklarımın kenarlarını fazla kurcalamasından hoşlanmıyorum. Hem sağlık açısından da çok içime sinmiyor bu tarz işlemler. Bir de, genç ve yeni kuaförlerden biraz kaçarım. Neden mi? Çünkü saçlarım tam bir meydan okuma! Gür, kalın telli ve özellikle boya gibi işlemler için ehil eller şart. Yeni başlayan biri, inanın saçımı yıkarken bile zorlanır, o derece!
Ben kuaförde beni tanıyan, ne istediğimi birkaç ziyaretten sonra öğrenen ve işine zaman ayıran birini arıyorum. İşte tam da bu yüzden Meral Hanım’la tanıştığımda “Tamam, bu iş oldu!” dedim. Taksim’deki harika kuaförüme gitmekten yorulunca semtimde birkaç deneme yaptım ve sonunda üç-beş sene önce Meral Hanım’ı buldum. O kadar memnunum ki, artık Meral Hanım nereye, ben oraya! Umarım şehir değiştirmez, çünkü o zaman peşinden gider miyim, bilmiyorum! Aura Beauty, Mecidiyeköy Meydan’da, çantacının üst katında. Sanki eskiden birine mektup yazarken “filancanın evinin yanı” der gibi adres verdim, değil mi? Ama inanın, bu samimi yer tam da böyle bir his uyandırıyor.
Meral Hanım’ın en sevdiğim yanı, sadece işini ustalıkla yapması değil, aynı zamanda sizi dinlemesi ve ihtiyaçlarınıza göre hareket etmesi. İşlemler bittiği an, “Bu iş tamam” dedirtiyor. Eğer siz de benim gibi titizseniz ve güvenilir bir kuaför arıyorsanız, Aura Beauty’ye bir şans verin derim. Pişman olmayacaksınız!
***
Gelelim kahvaltılık önerime! Zeytin ve avokadonun birbirine ne kadar yakıştığını biliyor musunuz? Biliyorsanız ne âlâ, bilmiyorsanız hemen deneyin derim! Hele ki yanında tuzlu bir krakerle… Vola!
Bu sabah kahvaltı hazırlarken şöyle basit bir tabak yapayım, laptopla #medyaturu yaparken sehpada atıştırırım dedim. Tabağa zeytin, avokado ve birkaç tane de kayısı koydum. Tam o sırada çekmecede gözüme tuzlu kraker ilişti. Açtım bir paket, onu da ekledim tabağa. Olalalala, bu üçlü o kadar lezzetli bir kahvaltı oldu ki, anlatamam! Tuzlu krakerin çıtırlığı, avokadonun kremsi dokusu ve zeytinin o hafif tuzlu tadı, kayısıların tatlı dokunuşuyla birleşince resmen bir lezzet patlaması yaşadım.
Hatta aklıma şöyle bir fikir geldi: Keşke bir pastane, yağ yerine avokado kullanıp içini zeytinle doldurduğu poğaçalar yapsa! Ne kadar leziz olur, değil mi? Lorlu poğaçalarına bayıldığım Orhan Pastaneleri’ne bir sorayım bakayım, belki yapıyorlardır ya da benim için yaparlar. Eğer siz de benim gibi evde hamur işi yapmayanlardansanız, bu zeytin-avokado-tuzlu kraker üçlüsüyle bir kahvaltı tabağı hazırlayın. Sonra da bana yazın, beğendiniz mi, beğenmediniz mi, çok merak ediyorum!
***
Kahvaltınızı yaptınız kuaförden de çıktınız, şimdi sıra keyifli bir filmle günü taçlandırmakta. Yemeği, sofraları, lokantaların küçüğünü-büyüğünü, lüksünü-salaşını sevdiğimi zaten blogumdan ve yazdığım diğer mecralardan biliyorsunuz. O yüzden film önerim sizi pek şaşırtmayacak: Şeflerin Aşkı (La Passion de Dodin Bouffant / The Pot-au-Feu / The Taste of Things), bir Tran Anh Hung filmi. Hahaha, ne kadar şaşırtıcı bir seçim, değil mi? Soru retorik tabii ki!
Şeflerin Aşkı’nı görür görmez, hele ki Juliette Binoche’un adını fark edince, hiç tereddüt etmeden play tuşuna bastım. Aman Allah’ım, o nasıl bir açılış sahnesi! Volovan dedikleri o muhteşem yemek, merak edip araştırdım tabii. İlk 10-15 dakikalık mutfak sahnesi bile insanı günlerce yemek tarifi okumaya itecek kadar etkileyici. Ama itiraf edeyim, o kadar detaylı yemekleri yapmak bana göre değil; o yüzden tariflerle yetiniyorum. 19. yüzyıl Fransası’nda geçen bu hikâye, usta bir şef olan Dodin Bouffant ve onun hem aşçısı hem de ilham perisi Eugénie’nin etrafında dönüyor. Yemek sahneleri o kadar güzel ki, izlerken burnunuza mis gibi kokular geliyor sanki! Her bir tabak, bir sanat eseri; her bir diyalog, bir aşk şiiri. Tran Anh Hung’un yönetmenliğiyle bu film, sadece midenizi değil, ruhunuzu da doyuruyor. Eğer yemekle aşkı birleştiren hikâyelere bayılıyorsanız, bu filmi bir an önce izleyin. Koltuğunuza yayılın, yanınıza belki bir kadeh şarap ya da kahvaltı tabağınızdan arta kalan bir kraker alın ve bu lezzetli yolculuğun tadını çıkarın!
Şeflerin Aşkı’ndaki kadın karaktere bayıldım! Eugénie’nin evliliğe karşı duruşu bile ona hayran olmam için yeterli bir sebep, ama bir de yaptığı yemekler, hali tavrı… Ahh, ne güzel bir kadın! Juliette Binoche’u boşuna sevmiyoruz, diye içimden geçirdim resmen. Yemekle ufacık bir bağınız varsa bile bu filmi mutlaka izleyin. Filmde soylu bir adamla aşçısının aşkı var, evet, ama minik bir spoiler verme pahasına şunu söyleyeyim: Kadın adama sorduğu bir sorunun cevabı yüzünden kahrından öldü desem yeridir. İzleyince neden böyle dediğimi anlayacaksınız. Son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden biri, deyip daha fazla ayrıntıya girmeden yazıyı bitiriyorum. Ben siestaya, siz okumaya! Seviyorum sizi.
Yorumlar
Yorum Gönder