Bir Festival Filmi; Tereddüt Çizgisi

Son zamanlarda Netflix’le aram pek iyi değil, söyleyeyim. Hani açıyorsun, bir hevesle “Bugün ne izlesem?” diyorsun, ama karşılaştığın manzara hep aynı: birbirinin kopyası diziler, “Bu film nasıl çekilmiş?” dedirten vasat yapımlar ve ne idüğü belirsiz programlar. Şef mi tanıtıyor, belgesel mi, yoksa sadece boş muhabbet mi dönüyor, çözemediğim yemek programları. Dün akşam da yine bu sıkıcı döngüye yakalandım ve “Yeter!” deyip Netflix’i kapattım. Sonra aklıma düştü: Herkes Mubi’den bahsediyor, şu Mubi’ye bir bakayım dedim. Açtım, daha beş dakika geçmeden kendimi üyelik alırken buldum! Neden mi? Çünkü 40 liraya kampanya yapmışlar, arkadaşlar! Hadi itiraf edeyim, markette 40 liraya bisküvi bile zor buluruz, bu fiyata sinema keyfi kaçmaz dedim ve hoop, Mubi’li oldum. 😄 

Mubi’ye üye olur olmaz, hemen film kataloğunda arayışa başladım. Hızlı hızlı gezinirken güzel bir şeyler bulayım dedim. Aslında bu film seçme işinde biraz da sabah ritüellerimden destek alıyorum. Her sabah kahvemi içerken medya turu yapar, köşe yazarlarının yazılarında geçen film önerilerini aklıma yazarım. Kültür-sanat yazanları da sıkı takip ederim, onlardan genelde pek bilinmeyen filmler ve  güzel fikirler çıkar. Derken, Mubi’de Tereddüt Çizgisi’ni gördüm. Adı tanıdık geldi, daha önce bir yerde okumuştum sanki. Hiç uzun uzun düşünmedim ve hoop, play tuşuna bastım. Sinema keyfi böyle başlar işte! 🎬

Tereddüt Çizgisi’ni izlemeye başladım ama bir şeyler ters gidiyordu. Kamera, ana karakter avukat Canan’ı adeta bir gölge gibi takip ediyor, biz de onun peşinden sürükleniyorduk. İlk 10-15 dakika boyunca bu tercihe anlam vermekte zorlandım. Yönetmenin bir bildiği vardır dedim ama araba kullanma ya da uzun uzun uzaklara bakma gibi sahnelerde kendimi filmi ileri sararken buldum. Filmin içine girmeye çalışırken başka bir sorunla karşılaştım: Ses. Çoğu sahnede diyalogları duymak için ekranın dibine kadar yaklaşıyordum. Sonradan öğrendim ki, bu sorunu yaşayan tek ben değilim; bazıları çareyi altyazıda bulmuş. Film, taşrada geçen bir hikayeyi anlatıyor. Kız kardeşler, hasta bir anne, herkesin birbirini tanıdığı o küçük dünya ve Canan’ın adliye ile hastane arasında sıkışıp kalmışlığı… Ama bu teknik aksaklıklar, hikayeye dalmamı zorlaştırdı.

Film, iki kız kardeşin hikayesi üzerinden aile dinamiklerini sorgulatıyor. Görünüşte annelerinin hastalığı için tartışıyorlar, ama aslında geçmişle hesaplaşıyorlar. Abla, kız kardeşini hayallerinin peşinden gittiği için suçlarken, bir yandan da bugünü kurtarmaya çalışıyor. Bu mesele sadece taşrayla sınırlı değil; ekonomik durumu iyi olmayan pek çok ailede yaşanan bir gerçek. Anne babalar yaşlanıyor, hastalanıyor ve bakım sorumluluğu çocuklara düşüyor. Peki, bu yük kime kalıyor? Her ailenin hikayesi farklı olsa da, genellikle kız çocuklarının omuzlarına biniyor. Filmde erkek kardeş yok; iki kız kardeş var. Abla, annesi henüz sağlıklı iken de yanında kalmış, yaşamını önce onunla paylaşıp sonra evlenip taşradan çıkmamış. Canan ise İstanbul’da, yurtdışında, hayallerinin peşinde bir hayat kurmuş. Abla her fırsatta bununla suçluyor zaten kardeşi. Taşrada yaşam zaten zor, kadın olarak daha da ağır. Hele bir de hasta bir ebeveyn varsa, bu yük katlanıyor. Film, bu gerçekleri yüzümüze vuruyor ama çok derine dalmıyor. Filmi biraz da buradan okudum ben.

Hikaye mahkeme ekseninde sürüyor ve sonra birden “E, ne oldu şimdi?” diye kalıyorsunuz filmin jeneriği akarken. Bu tarz finaller festival seyircisini tavlayabilir, ama ben izleyici olarak daha net filmleri seviyorum. Film, ödül peşinde koşmak için çekilmiş gibi. O ağır tempo, kasvetli renkler, uzun planlar… Arthouse seviyorsanız belki hoşunuza gider, ama ben sinemadan hikaye ve duygu netliği bekliyorum. Tereddüt Çizgisi bu konuda beni tatmin etmedi.

Film, Uşak’ın taşra atmosferini hikayenin göbeğine oturtuyor, ama burada da sınıfta kalıyor. Taşra; adliyenin köhne odaları, hastanenin kasvetli koridorları ve küçük şehirdeki baskıcı yapıyla resmediliyor. Bu mekanlar hikayeye hizmet ediyor, tamam, ama Türk sinemasında taşra o kadar çok “yoz, dar, sıkıcı” diye işlendi ki, bu klişeler artık bayıyor. Üstelik ben taşranın filmde gösterilenden çok daha kötü olduğunu bilen biriyim. Tereddüt Çizgisi, sadece taşranın o boğuculuğunu değil memleketin adalet sisteminin çöküşünü de çatı metaforuyla anlatırken sanki biraz yüzeyde kalıyor. Daha derin, daha sarsıcı bir taşra portresi beklerdim. Mesela, o küçük şehir dinamiklerini, insanların iki yüzlülüğünü daha cesur kazısalar film başka olurdu. Ama hayır, bildik taşra klişeleriyle yetinmişler.

Sonuç olarak, Tereddüt Çizgisi, genç bir yönetmen olan Selman Nacar’ın ikinci filmi. Henüz yolun başında, bu yüzden belki ileride daha olgun işler izleriz, ama bu film beni sarmadı. Tülin Özen’in performansı ve mahkeme sahnelerinin gerçekçiliği için izlemeye değer, evet. Ama ucu açık son, festival havası ve taşra klişeleri filmi benim gözümde zayıf kılıyor. Net hikayeler, güçlü duygular arıyorsanız, bu film sizi de havada bırakabilir.

İkinci fincan kahvem elimde, akşamdan aldığım notları derleyip bu pazar yazısını sizler için yazdım. Memleketin ekonomik durumu malum; dışarıda sinemaya gitmek yerine evde film izlemek hem daha keyifli hem de daha mantıklı geliyor. Zaten son zamanlarda sinemaya gittiğimde 3,5-4 saatlik uzun filmler izledim. Evimin yakınındaki bir sinema salonunun sabah 11 seansında, özel bir salonda tek başıma film izlemenin tadını çıkarmıştım. Ama sinema salonlarının başka bir yüzü var: mısır çıtırtıları, sürekli telefon ekranına bakanlar… İçimden “CEO olsanız bu kadar gündem takip etmezsiniz” diye bağırmak geçse de, genellikle kısa bir “Şşşt” ile hem konuşanları hem de onları uyaranları susturan biri oldum. Bu yüzden evde sinema keyfi benim için biçilmiş kaftan. Şimdi kahvaltımı hazırlayıp bugün izleyeceğim filmi seçme vakti. Dün Emilia Perez adlı bir film gözüme çarptı; sanırım önce ona bir şans vereceğim.

İyi pazarlar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

serin başkaldırı: yaz tatiline meydan okuyan yolculuk

ranchero; şehrin meksikalısı

Hem Damağınıza Hem Dimağınıza Hitap Eden Tavsiyeler